
Küçükken ışıklı ayakkabılarımız vardı bizim. Bayramlarda yepyeni aldığımız kıyafetlerle beraber geçirirdik ayağımıza, ışıklı hatta çoğu zaman çizgi film kahramanlı ayakkabımızı. Işıkları yansın diye durmadan üstünde tepinir dururduk. Üstünde tepindiğimiz dünyanın gerçek yüzünü bilmeden ışıklı ayakkabımızın keyfini çıkarırdık.
Çoluk-çoluk, abi-amca, teyze-kadın demeden “Oğlum göster amcalara pipini” dedikleri zaman şak diye inerdi şortumuz aşağıya. Dedim ya masumduk işte. O zamanlar işerken şortunun fermuarına pipisinin ucu sıkışınca çığlık çığlığa “anneee!” diye bağıran bizlerdik, yani erkekler. Kurtulunca derin bir ohh çeker ama yine sıkıştırmaya devam ederdik.
Tv’de şirinler izler, hiç düşünmezdik 50 erkek şirineye karşı içlerinde sadece 1 tane kız şirin yani şirine olduğunu. Şirin babanın karısını olmadığını da düşünmezdik. Nasıl çoğalmıştı bunlar? Şimdi ki gibi değildi ki, hemen kafa yoralım. Basitti işte, sorgulama yok. Şirin baba kırmızı şapkalı sakallıydı. Tabiat ana vardı orda. Bizde ayırt edemezdik ki zaten tabiat ananın ne olup olmadığını. Biz hep iyi çocuk olmaya baktık, belki bir gün şirinleri de görebiliriz diye. Şimdi şirineler bakınıyoruz etrafa.
Yoktu öyle ahım şahım şimdi ki gibi teknolojik oyuncaklarımız. Annelerimizin çoraplarıyla kum eler, içerisine içmek için balkonlardan attırdığımız pet şişedeki suyu katar bir güzel çamur yapardık. Sonra bulduğumuz herhangi bir duvardaki oyukları kapatmaya çalışırdık. Ufak ufak evler yapardık, sonra tekrar bozup tekrar.. Hiç tahmin etmemiştik, yani 10 sene sonra 10 pin peşinle 20.katta bahçesi olan evler yapan reklam filminde şaklabanlık yapan lavukların olacağını.
Annelerimizle beraber kadınlarla oturmaya, günlere giderdik. Orda gönlümüzce ibnelikler yapar, şımarırdık. Sonra tuvaletimiz gelirdi, anahtarı isteyip eve gidip yapmayı tercih ederdik. Zorla anahtarı aldıktan ve üstüne bir sürü tembihi işittikten sonra eve gider, tuvalete girer ve anahtarı tuvaletinin deliğine düşürürdük ve korkuyla kapıyı açık bırakır ve üst komşudaki annemize gidip “Anne anahtar tuvalete düştü yaa.” Diyip yakınırdık. Anında bir fırçayı yedikten sonra olayı tatlıya bağlar bir şekilde hallederdik anahtar mevzusunu.
Küçükken bol bol kavga ederdik. Öyle “arkamız” yoktu bizim. Ya da cebimizde, belimizde taşıdığımız emanetlerimiz (!). Kavga alevlenince alırdık yerden emaneti (ufak bir taş (!) ) indirirdik karşımızdakinin kafasına. Eh 2 yaralı, 1i ağır olmasa da ufaktan kavgaylardı işte. Taşı atarken de hep korkardık; “Ulan attık taşı ama inşallah kanamaz kafası”. Şimdi ki gibi kolay değildi yani insana zarar vermek.
Kalp kırmak nedir bilmezdik. Bize harçlık verenden iyisi yoktu. Bayramları dört gözle bekler, o enfes kokuya sahip çıtı-pıtı dediğimiz yere sürtünce ses ve iz çıkartan, yanan şeyleri alırdık köşe başındaki bakkal amcadan. Her bayram torpil sesleri yankılanırdı aşağı-yukarı mahalleden. Bakmayın mahalle dediğime; biz küçükken mahalle kavramı sokak demekti. Aşağı sokak aşağı mahalle diye anılırdı.
Misket oynardık biz aşağı mahallenin çocuklarıyla. Büyükler oyunumuzu bozsa da yapardık yine bişeyler. Oyunu oynarken “Baş taraf neresi?” derdik. Sağ tarafsa yere dizilmiş olan en sağdaki misketi vuran bütün misketleri alırdı. Bizim oyun kavramımız misketti, need for speed değil. Araba yarışları değil, flash oyun siteleri değildi. Ne gezeer, site mi ? he? O da ne ki ?
Bozulur endişesiyle, bilgisayara dokunmaya korkardık. İnternet nedir bilmez, sadece adını okuma yazma öğrenince tabelalardan görmüştük. Yani hiç düşünmemiştim şimdi sana bütün bunları anlatabileceğimi.
Şimdi ise ne bileyim işte. En azından şirinler yerine sinema filmleri izliyoruz. Bilgisayara dokunmaya korkmak yerine ondan para kazanıyoruz. İşerken şeyimizi sıkıştırmıyoruz. Işıklı ayakkabı giymiyoruz mesela. Komşu kızına boş değil dolu bakar olduk artık. İyi miyiz, masum muyuz? Masum değiliz, masum değiliz hiç birimiz. Hayat denen buz pistinde kaymaya çalışıyoruz biz. Kayabilen kayıyor, kayamayan düşüyor yani...